Dost Kokuyor...
10/5/2008 · Kategori: Edebihayat
Düğümlenmiş sokaklar..her Cuma akşamı adet oldu..Akşamı sırtına almış gecenin o saatlerine yakın…Şimdi mayıs üstüne üstlük..Çiçeklerin mahalli kısmı saksıya dönmüş..ağaçlar yeşile başını sarıp..dal saçaklarına tutturulmuş meyveleriyle rüzgarın kollarında kollarını sallıyorlar..yavru ve yamruyuz..İçimde en büyük soru sorunsuz ve çözümlü şekliye ayrılığı pekiştiriyor…
Hadiseler bir örs gibi..dost kapısında bir hediyelik eğleşişime balyoz indiriyor..yüreğim kora değmiş ucuyla esefler yakarken efkar demirleri ocağa sürgün…Evler sesiz ev sessiz…Bahçesinde divan kurduğumuz sohbetler havaya karışmış..resimler bilene malum devre binmiş ileri ileri gidiyorlar…İnsanı ahbapsızlık incitiyor..Dostum dostlar dostu dediğin bir demdir..belki ayinedar yarenler o dostun dostluğunun göstergesidir..Merhaba deyip teşekkür söylemen var..Dilemen var..Ekmek yaradanın ..fırıncıyla meşkin var…Ağaç ne bilir kirazı bahçıvanla pazarın var..Bu böyle demek ki..Canana giden yol candan gidiyor..Canan vasıl olduğunda sevdikleri başka seviliyor….
Elleri ellerimde sakin ve kısa dururdu..Çabuk çekerdi yıllanmışlarını..Belki musafaha uzun olmalıydı..Onda hissettiğim hürmeti kaldıramazdı…Şehir planında yarım adanın kıyısında hanesi…Metruk ve hayattar…gece kulağımda geveleyen seslere ara veriyor..Kalbimin buruşmuşluklarıyla hatırasına merhaba diyorum..Duyulur mu bilinmez…her menzile girdiğimde ..o mazi sayfasında durgun karelerin dönüşünü izliyorum..Hayalinde bir şeyi hiç durmadan hareket ettirebilen var mı dır bilmiyorum..Benim metrajlarım kısa resimlerim renksiz..belki geçmişin özelliği bu.Ruhunu sıyırdığında yad’a emanet geçitlerden ibaret…
Silueti süzülüyor…Eski ve mavi bir bisiklet…Prensiplerini bağladığı vasıtası…değerli zannettiği plastik tesbihini direksiyonuna asmış..Derme çatma kilidiyle bir şeyi idi de neyi idi bilmiyorum…Kimseye vermezdi..Gidilesi yerin masrafını deruhte edeyim bunu isteme der..Bir şeyler anlatırdı…Kaşları yorgundu..Dişleri de öyle..Sesi öyle değildi son zamanlara kadar…Hatta ölüm ayak bileklerinden bekaya çekerken üç ay sonra bir şeyim kalmaz diyordu…Cansız dizleriyle..Hiç bir şey yok duruşum vardı..Bir iki umud çırası yakayım dedim…İnanamadı inanmalarım…
Köşeyi köşeleyip geri dönüp baktığımda..Neredesin..?dökülü verdi..Bir kaç damlacığım vardı kabristanda kalan..Bir an oraya gideyim istedim…İnsan misafir değimliydi?İşte içi boşalmışlık…mevsim durmuyor..Fıtrat kendine koyulan programı amansız işlerken aman diliyordu…Her şey kendisine verilmişlik üzerine hareket ediyor ve gidiyordu…Çok müekkeli nazırı çekilmiş yerlerde varis faniler hüküm sürmüyor muydu…Toprak toprak üstüne..Üstünde toprak depreşmiyor mu?
Ve bir gün bir biri ardına nikaplanan bu gece ve gündüzde bitmeyecek mi?Şu sakinlerini haşir meydanında dönerek bekaya döken bu dünyada ölmeyecek mi?Hastalılara sıkıntılara dertlere kederlere çalışan kavanin ..sabırdan şükürden mahsulünü alıp sahiplerini aziz ve razı misafirler olarak ebedi sürur olarak terk etmeyecek mi?Mecazın iniltileri..denizin kirleri semanın taktirsiz kalan yıldız gözleri nedenler içinde bir adaleti üleşmeyecek mi?Dost dostuyla beraber dirilmiyecek mi?..
Bu geçici ayrılıklar ve vicdandan açılan bir pencere..ruhtan yükselen medetler benin benden olan acizliği..Ve İnancın daveti..Ve bütün sevilenlerin ve hakikatin celbi..Gözlerini sulandırır İnsanın…Kimimiz var ki burada dedirtir…
Bir de ;Güller karanlıkta bir başka oluyor…Ne güzel hasret kokuyor..Dost hatırına Dost kokuyor…
m_safiturk
Kalıcı Bağlantı Yorum (0)
Göçerlerin Göçtükleri Kadar Hazin Ve Sessiz
8/5/2008 · Kategori: Edebihayat
Üstüme üstlüğüm..Kördüğümüm kırk ambar..Bana bir hicran kalmasın kalmamışlardan…Taşı Kalpcağızıma buyursunlar kimsesizler kimseliler…Yorgun argınlaşırız…Bir gaf’a düşer helalleşiriz…Çoktur başı dik mağrur olanlar az da değildir az olup yağmur gibi yağanlar…
Ağılın dan sağdım bin bir renkli menekşe..Olmazlar oldular …Şimdi ifrata saldım nazlı hayallerimin çocuklarını, çamur boyu oynasınlar…Şükrüne ıraklarım elime yüzüme dursunlar…Kıraati lal olası hulf-ül vaadleri yarınların…Hazurun da harman var..Dalsız çengisiz…Çekişi var göçerlerin göçtükleri kadar hazin ve sessiz…
Gerçek..Bütün karaltıların varı..Bütün gölgelerin aslı..toka yapmaktan, merhaba demeden anlaşamayacağın en tatlı en vefalı en enliğinde bir en genişlik dünyası…Bir küçük pırlantayı bin perdeli bohçaya sarmak..Her perdeye bir nakış işlemek..Her birinde bir takdir istemek..Anmak edebi nezihanesinde zarfı yazan kalemi…
Ve içine işlemek, içine işlettirerek…Zor ve asil..Kolay ve cazip…Tanınır ve tanıtılır..Onurlu ve yeterli..Sesli ve suskun..Aşikar ve gizli…Evvel ve ahir ..Görünen ve sır..gibi..Var ama şiddet-i zuhur…Elinde ama değil…Gerçek nefes gibi su gibi nur gibi…Gerçek kendi gerçeğinin gerçeği..Hapisten azade kast dan Müberra..İnhisardan mualla…Kayıt dan cüda..Kelepçeden hücra..Hür ve verimli…Özgür ve mağrur…Müstağni ve müşfik…Refik ve adil…
Gerçek …Cam saraylarımın zelzelesi…İğreti yapılarımın fırtınası..Denizlik kuşlarının mermer yuvası…Söküp sökülesilerimi götürüp..Nerelere ektin resimlerimi…Ben mi çıkacağım mezrasına bastığın tuzlu zamandan…Boş bıraktın harabe zanlarımı…İçini boşalttın sırça kadehlerimin..Akşamlarımın kanı çekildi..Gecelerim ortasına dayandı karanlığın…Ve Annemin karnında ki kadar yalnızım…
Bir şey seninle yola çıktığında ardında bir şeyler bırakır…Ötelere gidenim ne gelenim kim diye baktığında..Zaviyenin açıklığı ayak uçlarındaki vefadar habbeleri görmezler..Tohumlar tohumluluklarına boyun eğip..Üzerlerindeki mız mız didinmelerinden muzdarip asla filiz vermezler…Gerçek elini uzattığında..Ve emellerini kavradığında..Sökercesine paralarcasına rüyalarını masallarını toza buladığında yerine bir şeyler mutlaka bırakır…Yaranın merhemi..Yitirilenin kavuşma adresi muhakkak vardır…
Gerçek..Her şeyini yüksek tepelerde havaya salmanı ayıplamaz..Emeklemene kızmaz..Düşmene darılmaz…Gerçek acının seni dağladığı yerde türküye abanmanı bir şiirin küfesinde serboş dolaşmana bir şey söylemez..O sözünü felekle söyler,göçerlerin göçtükleri gibi hazin ve sesiz…
Gerçek…Çerçeveyi indiren..Gerçek her şeyi bir vade sindiren..Gerçek aheste matiyesi atiyesinin…Gerçek uykudan uyanışın intibah sahuru..Bir ömür fenaya açlığın sonsuz ebedi iftarı…Gerçek kazaları ve hatalarıyla yıpransa da kefaret teklifleriyle arınmış bir ruhun vaadin şevkiyle kavuşma heyecanının ritmik kalp atışları..Dengeli ve sakin…
Gerçek istihalenin ta kendisi…Değişimin en bariz dönencesi…Gerçek gün kadar açık ..gece kadar cazip… Gerçek sekinet şafağının sabır ile işlenmiş haliçesini cennetin bağlarına sererken,Mütebessim baki bir çehreyle kitabına gülümserken ..İyiki iyiki lerinin ta kendisi…
Gerçeğin kendi sesiyle dediği ve hiç usandırmadan söylediği gibiydi..
Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir, Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?
Ve, hayallerimin çocukları paslanmış buluşmazlarıyla evin yolunu tutular; göçerlerin göçtükleri kadar hazin ve sessiz…
m_safiturk
Kalıcı Bağlantı Yorum (0)
at-andelip misali
8/5/2008 · Kategori: Sorulu derslerden
İ'lem eyyühe'l-aziz! Misafir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur.
Kezalik, Allah'ın yolunda sülûk eden zat çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da herbirisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri birbirine halt edip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Meselâ bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennümle atın kişnemesini fark etmeyip andelibden kişnemeyi talep ederse, kendi nefsiyle mugalâta etmiş olur.
bu mevzuyu tam anlayamadım yardımcı olursanız memnun olurum..
ayrıca fidanlık hükmünde olan mesnevi-i nuriyenin bahçesi olan risale-i nur da bu mevzudan bahisler var mı..? şimdiden ALLAH razı olsun..
Birinci Dal
Nasıl ki, bir sultanın kendi hükümetinin dairelerinde ayrı ayrı unvanları ve raiyyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır: meselâ, adliye dairesinde hâkim-i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı âzam ve ilmiyede halîfe. Daha buna kıyasen sâir isim ve unvanlarını bilsen anlarsın ki; bir tek padişah, saltanatının dairelerinde ve tabaka-i hükümet mertebelerinde bin isim ve unvâna sahip olabilir.
Güyâ o hâkim, her bir dairede, şahsiyet-i mâneviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcut ve hazırdır, bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle meşhut ve nâzırdır, görünür, görür. Ve her bir mertebede, perde arkasında, hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle, mutasarrıf ve basîrdir, idare eder, bakar.
Öyle de Ezel-Ebed Sultanı olan Rabbü'l-âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şen ve nâmları; ve ulûhiyetinin dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve haşmetnümâ icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temsil ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsâs eder ünvanları var. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhurâtı var. Ve ef'âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmâl eder hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk sanatında ve mütenevvi' masnuâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rubûbiyâtı vardır.
Bununla beraber, kâinatın her bir âleminde, her bir tâifesinde, Esmâ-i Hüsnâdan bir ismin ünvânı tecellî eder. O isim, o dairede hâkimdir; başka isimler orada ona tâbidirler, belki onun zımnında bulunurlar.
Hem mahlûkatın her bir tabakasında az ve çok, küçük ve büyük, has ve âmm her birisinde, has bir tecellî, has bir rubûbiyet, has bir isimle cilvesi vardır. Yani, o isim her şeye muhît ve âmm olduğu halde, öyle bir kasd ve ehemmiyetle bir şeye teveccüh eder; güyâ o isim yalnız o şeye hastır.
Hem, bununla beraber, Halık-ı Zülcelâl her şeye yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nurânî perdeleri vardır. Meselâ, sana tecellî eden Halık isminin mahlûkiyetindeki cüzî mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Halıkı olan mertebe-i kübrâ ve ünvân-ı âzama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin. Demek bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla, mahlûkıyetin kapısından Halık isminin müntehâsına yetişirsin, daire-i sıfâta yanaşırsın.
Mâdem perdelerin birbirine temâşâ eder pencereleri var; ve isimler birbiri içinde görünüyor; ve şuûnât birbirine bakar; ve temessülât birbiri içine girer; ve ünvanlar birbirini ihsâs eder; ve zuhurât birbirine benzer; ve tasarrufât birbirine yardım edip itmâm eder; ve Rubûbiyetin mütenevvi' terbiyeleri birbirine imdat edip muâvenet eder; elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir ünvan ile, bir rubûbiyetle ve hâkezâ, tanısa, başka ünvanları, rubûbiyetleri, şenleri, içinde inkâr etmesin. Belki, her bir ismin cilvesinden sâir esmâya intikal etmezse, zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Halık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dal düşebilir. Belki, lâzım gelir ki, onun nazarı dâimâ karşısında -1-" O, o Allah'tır. " okusun, görsün. Onun kulağı her şeyden -2-" De ki: O Allah birdir. (İhlâs Sûresi: 1.) " dinlesin, işitsin. Onun lisânı -3-" Bütün âlem, beraber "Lâ ilâhe illâ Hu" diyor."desin, ilân etsin.
İşte, Kur'ân-ı Mübîn, -4- "O Allah ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler Onundur. (Tâhâ Sûresi: 8.)" fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlere işaret eder. Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor, "Ne diyorsunuz?" de; elbette, "Yâ Celîl, yâ Celîl, yâ Azîz, yâ Cebbâr" dediklerini işiteceksin. Sonra, deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanâttan ve yavrulardan sor, "Ne diyorsunuz?" de; elbette "Yâ Cemîl, yâ Cemîl, yâ Rahîm, yâ Rahîm" diyecekler.
Semâyı dinle; nasıl "Yâ Celîl-i Zülcemâl" diyor. Ve arza kulak ver; nasıl "Yâ Cemîl-i Zülcelâl" diyor. Ve hayvanlara dikkat et; nasıl "Yâ Rahmân, yâ Rezzâk" diyorlar. Bahardan sor; bak nasıl, "Yâ Hannân, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ Kerîm, yâ Latîf, yâ Atûf, yâ Musavvir, yâ Münevvir, yâ Muhsin, yâ Müzeyyin" gibi çok esmâyı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor; bak nasıl bütün Esmâ-i Hüsnâyı okuyor ve cephesinde yazılı. Sen de dikkat etsen, okuyabilirsin. Güyâ, kâinat azîm bir mûsıka-i zikriyedir; en küçük nağme, en gür nağamâta karışmakla, haşmetli bir letâfet veriyor. Ve hâkezâ, kıyas et.
Fakat, çendan insan bütün esmâya mazhardır; fakat kâinatın tenevvüünü ve melâikenin ihtilâf-ı ibâdâtını intâc eden tenevvü-ü esmâ, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebep olmuştur. Enbiyânın ayrı ayrı şeriatları, evliyânın başka başka tarîkatleri, asfiyânın çeşit çeşit meşrebleri şu sırdan neşet etmiştir. Meselâ İsâ Aleyhisselâm; sâir esmâ ile beraber Kadîr ismi onda daha gâliptir. Ehl-i aşkta Vedûd ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyâde hâkimdir.
İşte, nasıl eğer bir adam hem hoca, hem zâbit, hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa, onun her bir dairede birer nispeti, birer vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mesûliyeti, birer terakkiyâtı ve muvaffakiyetsizliğine sebep birer düşman ve râkipleri oluyor; ve padişaha karşı çok ünvanlarla görünüyor ve görür; ve çok lisânlarla ondan meded ister; ve âmirinin çok ünvanlarına mürâcaat eder; ve düşmanların şerrinden kurtulmak için muâvenetini çok sûretlerle talep eder.
Öyle de, çok Esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara mübtelâ olan insan, münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medâr-ı fahrı ve elhak en hakiki insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşenü'l-Kebîr nâmındaki münâcâtında bin bir ismiyle duâ ediyor, ateşten istiâze ediyor.
İşte şu sırdandır ki, sûre-i "De ki: Sığınırım insanların Rabbine. • İnsanların mâlikine • İnsanların ilâhına • İnsanların kalbine vesvese verenlerin şerrinden. (Nâs Sûresi: 1-4.)
"'ta üç ünvan ile istiâzeyi emrediyor ve Bismillâhirrahmânirrahîm'de, üç ismiyle istiâneyi gösteriyor.
İnsan, çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir; lâkin, iktidarı cüzî, ihtiyârı cüzî, istidadı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu halde, binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharrî eder. Onun için, hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Bâzılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bâzıların kabiliyeti bâzı erkân-ı imâniyenin inkişafına menşe' olamıyor. Hem, esmânın cilvelerinin renkleri, mazhara göre tenevvü' ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bâzı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor. Hem, külliyet ve cüz'iyet ve zılliyet ve asliyet itibâriyle, cilve-i esmâ, başka başka sûret alıyor. Bâzı istidad cüz'iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre, bâzan bir isim gâlip oluyor, yalnız kendi hükmünü icrâ ediyor, o istidadda onun hükmü hükümran oluyor.
Bu mesele 24. Söz Birinci dal dan ve İkinci dal dan bu meseleyi hatıra getirdi...Hakikat ve mahiyet Esma-i İlahiyenin Hakikati ve Gölgeleri denilmiş...Şuunat hissiyat latife alemlerinde mütecelli...Ehadiyet bunların hepsini toplayıp..Muhatap ve mazharın kabiliyet aynasında o istidadın mahiyetine göre o aynada kendini mahsusu vechesiyle gösterir...O Ayinenin mikyas ve istiabı ile Onda Tecelli edeninazami mertebesiyle o menzile ait İsm-i Azam hükmünü icra eder...
Nasıl;Muvaffakiyette Rabbimizin Alemede vaz ettiği kanunlara müraat ve mürcaat etmeti Hikmet iktiza eder meyli imtisalde kudret neticeyi halk eder..İman sebeb ve müessiriyeti perdelerden arındırıp asl zannından azl eder...
Saltanat-ı Rububiyet ve Hallakıyet..Ve Marifetullahın hayattar şualarını neşreden bu kainat sayfasında kendi sanat ve ilim ve kudret ve iradesi gibi var ediş süsleyiş, gösterip takdir ve tahsin tesbih tahmid gibi manalara sanat-ı Bediiyyesini gösteren kudret ..hayata mazhar ettiği ve adaletle kaderini yazıp müreccih meyliyle hâkimane teklife aldığı mahlukatını..Şuuren ve istidaden..Nevamisine itaate davet ediyor..Çünkü Hakiki marifet hakikat-ı eşyada tecelli eden ve mahiyet-i eşya ile kendini gösteren esma-i ilahiyedir...
Ve keza, bir işte muvaffakiyet isteyen adam, Allah'ın adetlerine karşı safvet ve muvafakatini muhafaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet peyda etsin. Aksi takdirde, fıtrat, adem-i muvafakatla cevap verecektir.
denildiği gibi...
İşte İnsanları vehme düşüren..Hissiyatındaki bir biriyle olan murtabıt ilişki ve şuunata taalluk eden bir esmadan bir esmaya intikal eden ahvallerinde ..Ellerine verilmiş doksan dokuz isimle..O kabz bast..Celal cemal gibi intikalleri..Ve "Allah'a Firar etmenin"Çıkış kapılarını görmek ile ilgili bir davetin davetnamesinin nazar ve iz'anında inkişaf etmesidir bir mana...
Musibete sabır ve musibetin def-i ne şükür..Tahammülle rızaya sabır ile şükür gibi...
Rahata niyet onu uçurur...
Meşakkate niyet onun tahfif eder...
Muvakkat lezzetten ziyade muvakkat eleme tebessüm...
Gibi....
İnsan hayatı ve uğradığı menziller...İşittiği ses ve davetler...İmtihanınına açılmış menziller..Ve düçar olduğu haller..Onun bulunduğu konumu tefsir eden muaarrif vekilleri dinleyip kulağını ve kalbinin sem ve basarını o muavenete dikkat teemmül ve tevekkül ile açmaktır ve tevfiki hal ve hareket vaziyeti almaktır...denilebilir...
selam ve dua
Kalıcı Bağlantı Yorum (0)
işretten divane olmak
8/5/2008 · Kategori: Sorulu derslerden
DÖRDÜNCÜ MESELE
Eğer desen: Ne için ehl-i küfür ve dalâlet dünyada ehl-i hidayete galip oluyor?
Elcevap: Çünkü, küfrün divaneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve istidâdât-ı insaniye sermayesini, fâni şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette ham cam ve câmid cemed, elmas fiyatıyla alındığı için, en âlâ cam ve en eclâ cemed alınır.
Bir vakit elmasçı zengin bir adam divane olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altın verir. O zengin divaneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir. Hattâ çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, bir altın alıyorlardı.
Hem bir vakit bir padişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ-yı askeriye zanneder. Şâhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itaat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.
İşte küfür bir divâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâki metâ yerine fâni metâı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalâletin hissiyatları şiddetlidir. İnadı, hırsı, hasedi gibi herşeyi şediddir. Bir dakika meraka değmeyen birşeye bir sene inat eder.
Evet küfrün divaneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir lâtife-i insaniye sukut eder; ebedî şeyler yerine fâni şeyler alır, yüksek fiyat verir. Fakat mü'minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi, ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez.
"Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlersek, bizi onunla hesaba çekme." Bakara Sûresi: 2:286.
Şimdi ben de derim ki: Merak yüzünden ve afaki hadisatın verdiği sarhoşane gafletten zevk alan biçareler! Eğer "İnsanın fıtratındaki merak, insaniyet damarıyla sizin, farz ve lazım vazifeniz zararına o hadise, o geniş boğuşmalara sevk ediyor. Bu da bir ihtiyac-ı manevidir, fıtridir" derseniz, ben de derim:
Kat iyen biliniz ki, insanın, çok mu’cizâtlı hilkatine merak etmeyip, dikkat etmeyerek iki başlı veya üç ayaklı bir insan görse kemal-i merakla temaşasına daldığı gibi; aynen bu asırda, nev-i beşerin muvakkat ve fani, tahripçi geniş hadiseleri ve zemin yüzünde yüz bin millet ve insan nev i gibi çok hadisat-ı acibeye mazhar o milletlerden, her baharda yalnız birtek arı milletine ve üzüm taifesine baksan, bu nev-i beşerdeki hadisatın yüz defa daha mucib-i merak ve ruhani, manevi zevklere medar hadiseler var. Bu hakiki zevklere ehemmiyet vermeyip beşerin zararlı, şerli, arızi hadiselerine bu kadar merak ve zevkle bağlanmak; dünyada ebedi kalmak ve o hadiseler daimi olmak ve herkese o hadiseden bir menfaat veya zarar gelmek ve o hadiseye sebebiyet verenlerin hakiki fail ve mucid olmak şartıyla olabilir. Halbuki, havanın fırtınaları gibi geçici hallerdir. Sebebiyet verenlerin tesirleri pek cüz i... Ondaki zarar ve menfaati, o vaziyet şarktan, Bahr-i Muhitten sana göndermez. Senden sana daha yakın ve senin kalbin Onun tasarrufunda ve senin cismin Onun tedbir ve icadında olan bir Zat-ı Akdesin rububiyetini ve hikmetini nazara almayıp, ta dünyanın nihayetinden zarar ve menfaati beklemek ne derece divanelik olduğu tarif edilmez.
Hem iman ve hakikat noktasında, bu çeşit merakların büyük zararları var. Çünkü gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakiki vazife-i insaniyeti ve ahireti unutturacak olan en geniş daire ise siyaset dairesidir. Hususan böyle umumi ve mücadele suretindeki hadiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir iman lazım ki, herşeyde, her vaziyette, herbir harekette kader-i İlahi ve kudret-i Rabbaniyenin izini, eserini görsün, ta o zulm-ü zulmette kalb boğulmasın, iman sönmesin; akıl, tabiat ve tesadüfe saplanmasın.
Hem iman ve hakikat noktasında, bu çeşit merakların büyük zararları var. Çünkü gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakiki vazife-i insaniyeti ve ahireti unutturacak olan en geniş daire ise siyaset dairesidir. Hususan böyle umumi ve mücadele suretindeki hadiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir iman lazım ki, herşeyde, her vaziyette, herbir harekette kader-i İlahi ve kudret-i Rabbaniyenin izini, eserini görsün, ta o zulm-ü zulmette kalb boğulmasın, iman sönmesin; akıl, tabiat ve tesadüfe saplanmasın.
Elhasıl: Nasıl ki sarhoşluk, hakiki vazifelerden gelen elemleri ve ihtiyaçları sarhoşlukla muvakkaten unutturduğu cihetle menhus ve kısa bir zevk verir; öyle de, böyle fani boğuşmaları ve hadiseleri merakla takip etmek bir nevi sarhoşluktur ki, hakiki vazifelerden gelen ihtiyacat ve yapmamaktan gelen teellümatı muvakkaten unutturduğu için menhus bir zevk verir.
İşte, ehl-i dalâletin saadet-i hayatiye ve tekemmülât-ı insaniye ve mehâsin-i medeniyet ve lezzet-i hürriyet dedikleri şeylerin içyüzleri ve mahiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. "Tuh onların aklına!" de.
Kırılacak cam parçalarının baki elmaslara tercih edilmesi...Dünyaya davet eden malayaniyat ve deni ve menhus zevklerin nefsi davat etmesi...Hissiyatı galip getirp muhakemenin vicdani musaddikiyatla örtüşmemesi..Latifelerin bir biri ile irtibatının tesisinde vahdani tefekkürün enfusi irtibatı..Ve tecdidi imanın kavli kalbi hali ve hikmetli taharrisi ve tesisinin yenilikçi..ihsana karşı hayattar pirestişle mukabele etmekle uyanık kalınmasında bir havl ve kuvvet bulunması gibi azim ve ebedi kazanımların elde edilmesi gibi hususlardan hizmet ve iştirak-i amal-i Uhreviye şuuruyla muhafazaya iltica edilmesi gibi...Bu meşum celbe karşı dayanıp sarhoş olmamaksızın bir müteyakkız İstikamet ihsan oluna İnşaallah.........
Sarholuğun bu pis ve ağır yanı bir anlamda dalalet fıçılarından hissiyat kadahlerine arz edilen yeridir...
Bununla ancak tecdidi İmanın rükünlerine hayattar mahiyetiyle ancak risale-i nur mukabele eder...
Bu asrın bir hassası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor.
Yâni: Kırılacak bir cam parçasını, bâki elmaslara, bildiği halde tercih etmek, bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyorum. Bu günlerde ihtar edildi ki; nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair âza vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar. Öyle de: Hırs-ı hayat ve hıfz ve zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbabla yaralanmış; sâir letâifi kendisiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor. Hem, nasılki bir cazibedar sefihane ve sarhoşane sa'şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o câzibeye kapılıp hakiki vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar. Öyle de:
Bu asrın hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli, fakat cazibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî vazifelerini, kalb ve aklını nefs-i emmarenin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor. Evet; hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret derecesinde olmak şartiyle, bazı umûr-u diniyeyi terkeder. Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfat ile ve iktisadsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden berekâtın kalkmasiyle ve fakr u zaruret ve maişet ziyadeleşmesiyle, o derece o damar yaralanmış ve zedelenmiş ve mütemadiyen, ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu fâni hayata celb ede ede, o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; edna bir hâcet-i hayatiyeyi, büyük bir mes'ele-i diniyeye tercih ettiriyor.
Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli marazına karşı, Kur'an-ı Mucizül-Beyanın tiryak-misal ilâçlarının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sâdık, fedakâr şakirdleri mukavemet edebilir. Öyle ise, her şeyden evvel onun dairesine girmeli; sadakatle, tam metanetle ve ciddi ihlâs ve tam itimadla ona yapışmak lâzım ki, o acib hastalığın te'sirinin kurtulsun...
Rabbimiz Muhafaza etsin Her nevi sarhoşluktan uzak tutusun...
| Güneş gibi bir iman lazım ki, herşeyde, her vaziyette, herbir harekette kader-i İlahi ve kudret-i Rabbaniyenin izini, eserini görsün, ta o zulm-ü zulmette kalb boğulmasın, iman sönmesin; akıl, tabiat ve tesadüfe saplanmasın. |
Bu mümkün müdür peki?
Evet, iman, kalbde, kafada daimî bir mânevî yasakçı bıraktığından, fena meyelânlar histen, nefisten çıktıkça ‘yasaktır' der, tard eder, kaçırır. Evet, insanın fiilleri kalbin, hissin temayülâtından çıkar. O temayülât, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûp etmez. "
Hutbe-i Şamiye
Bir konu araştırıken bu bahis nazarıma geldi bu meseleye ilave ile zamanla da İnşaallah dersimize devam ederiz...
İmanın Nur olması...Aklın ihtiyarına bağlanması..O Nur'un Hidayet ile Hikmet kapısını aralaması ile birlikte..Kabiliyetlerin ve hilkat maksadlarının,mesela:
Nasıl ki bir insan, bir iş için bir adamı teçhiz ettiği zaman, o işin o adamdan yapılmasını ümit eder. Kezalik (bila teşbih) Cenab-ı Hak, insanlara, kemal için bir istidat, teklif için bir kabiliyet ve bir ihtiyar vermiştir.
Bu itibarla, Cenab-ı Hak, insanlardan o işlerin yapılmasını intizar etmektedir denilebilir. Bu teşbih ve istiarede, hilkat-i beşerdeki hikmetin takva olduğuna ve ibadetin de neticesi takva olduğuna ve takvanın da en büyük mertebe olduğuna işaret vardır. insanlardan o işlerin yapılmasını intizar etmektedir denilebilir.
Bu teşbih ve istiarede, hilkat-i beşerdeki hikmetin takva olduğuna ve ibadetin de neticesi takva olduğuna ve takvanın da en büyük mertebe olduğuna işaret vardır.
İşarat-ül İ'caz
denildiği gibi..O istidat ve kabiliyetin takva işleyişi İlm-i İmani ile istidadının kemaline yürümesi..Yenilenmenin ve İmtihan ve sanat algısının üzerindeki tefekkürü yoğunlukla latifeler arasındaki marifet ve muhabbet bağlarının hakikat tarafından cezbi ile o müteselsil itaat ve inkiyad iştiyakı zuhur eder...
Asrın muktezasıyla infiradi tahammüller kifayet içermediğinden bir şahs-ı manevii tahribata karşı dayanamadığından..İfade edildiği gibi Risale-i Nur dairesindeki Şahs-ı manevi mukabele edebilir..Hatta yakında olanlarında o kaleye iltica etmesi meyanında ifade etmiş...
Evet İmanın hayattarlığı ve hayata hayat olması ve tecdit ile daim tekrar tesisinde kemaline seyri ve Hizmet-i İmaniye ve Kur'aniye ile gaye ile muhkem himmeti istihdamı ile bir manevi orduya iltihakıyla hem o imana kabiliyetince mazhar olur hem İnşaallah Muhafaza olunur...
Herşeyin herşeyle bağlı olduğu bu hilkat irtibatını latifeler ve hissiyatlar üzerindeki rabıtalarını da nazara almak iktiza ediyor ki..zanlarla boş görünen yerlere mugalatalar dolmasın...
Selam ve dua
Kalıcı Bağlantı Yorum (0)
şüphe hakkında-2
4/5/2008 · Kategori: Sohbet notlari
Bu güzel konuya devam edelim İnşaallah...
Şüphe konusunu biraz tefekkür ederken..her kabin bundan muzdarip ve sıkıntılı olduğu gerçeği göründü..Her fikir gönül sahibi hayatının her alanında bu düşünceye müdahale edip hissi rencide eden,adete hissiyat şoklaması gibi bir şey..Hem İnsanı tedirgin eden hem zanlar içinde zanlarda bırakarak..İtikad dairesinden..Muhakame dairesinden değişik saplantılarla uzaklaştırma tazip ve tacizinin tesirinin ne kadar geniş bir alanı tesir altına aldığı görünüyor...
Şüphe hakikate karşı açılmış bir cephedir...Hakikat arasında bir birine bağlılık ve itibat görünmediği zaman..hayat bir bütünlük idaresinde değilde ..Parça parça algılandığında o kesit araları şüphelerle dolar..Hayat bir ittihadın neticesidir oysa...Bu büyük çark bir biriyle kopmaz rabıtalarla bağlı ve büyük bir gayenin etrafında kainatla birlikte beka yolunda hareket eden ve sakinlerini her an be an ebedi bir bahçeye döken..Bir adil ve merhametkar kudretin destinde akmaktadır...
Hakikat varlık alanlarını vahdet namına zapt eder..Bir'in biliğinin bütün emare ve delilleriyle o geniş tasarrufu bir ahenk içinde görüşe vaz eder...İnsan bu irtibatı..Mesela bir elmanın olmasında güneşin o konumda durması gerektiğini..Yağmurun indiriliş mesafesinin rüzgarın esmesinin.bir biriyle unsuriyet bağlılığı gibi..O meyvenin İnsanın ağzına burnuna tad ve kokusuyla uygunluğu mineral ve besin değerleriyle faydası ve o meyveyle iade edilen çekirdeğin elma nesine olan hizmeti gibi...Sivri sineğin gözünü kim takmışsa gök yüzüne o yıldızları çekiçsiz O çakmış arasındaki atom ve mizan ölçülerinin bir biriyle olan kozmik alışverişine kadar..Üzerlerinde taşıdıkları mühür ve imzalarıyla Vahdet-i İdare ve Vahdet-i Tedbiri İlan eder...Yani bütün idare ve terbiye bir tek zatın tedbir ve idaresindedir...Şerike ihtiyaç yoktur..Zira fail muktedirdir..Orta da şeriki İcap edecek bir şey yoktur..Çünki Alemde hilkate bakan hiç bir yerde fesat yoktur..Ve Alemlerdeki uygunluk ve uyuşma ve Hilkatteki aşamalar ve sebeb ve neticeler herşeyin bir elden çıktığını İlan eder...
Burada ifade edilmek istenilen şey..hilkat ve hakikate Karşı açılmış şüphe penceresinin fitne ve vesveseye kapıyacak sağlam ve sarsılmaz Mıh;Ancak tevhiddir...Yani herşey üzerinde bu birlik mührünü görüp aklını şahit tutmak kalbine tasdik ettirmek..vicdanına sahibini bulmanın sinerjisini takdim edip Ruhunu evci Kemalata taşımaktır...
Bu lazımlar ve yapmak isteyip yapamamaklar hakkında bir kaç söz söylemek İktiza ediyor zannedersem...Çünkü lazımların beyanında oluşan şüpheler de hiç az değilidir...Tebliğ ve terbiyede..neticeyi arz ettiğinizde..yani lazımlarını zikredip..Onları lazım edenin ne olduğunu ifade etmediğinizde..Lazımlar nasihat makamının vaz geçilmezleri yapılamayanların yapılası lazımları olarak kalırlar...
Sılar ve perdeler..Ve tavsiyeler..teslimiyete gerekçesiz teklif edilebilir..Fakat şüpheler o tekliflerin kemirgenleridir...Çünki insan sadece kalpten ibaret değildir..Ve tenvir olmak nurlanmak ve Bir manada bir şehir kadar hareketli olmak..bazı söz ve teklifleri ne kadar hak ve hakikatte olsa yaşamdan uzaklaştırıp esef ve hasretle bakılan keşkiler vatanı güzellikten ibaret bırakır...
İnsanın kainat seyehatinde en büyük mesele terbiyedir..Terbiye İki şubeli bir gerçektir..Bir şubesinde..Zararlı şeylerden uzaklaştırma ..diğer şubesinde yararlı şeyleri konuşlandırma vardır...Bu bir muhabere savaş demektir...Çünkü bu savaş İnsanın fıtratına koyulan nefsine takılan zaaflarla hakikatin savaşıdır..Nefsin özelliğinde olan kalbin ebediyet arzusundan gelen.:sevmek istediği şeye hemen bir beka verip ..nefsindeki hazıra olan müptelalıkla mukabele eder..Onun ondan uzaklaşması ve elinden kaymasıyla kaybetmenin ancak düşmanlıkla olan teskin olunma yanına geçerek o ..yetişemediğini murdarlıkla tekfir, inkar der...
Diğerinde Hakikatini kavrayamadığından..O bir idrak olsada anlamdığından onuda kabul etmez...Yani malikiyet ve sahiplik hissinin alakadar olduğu hiç birşeyi elde edememesiyle ve elde edemediklerine dar bir alanda müteselsil düşmanlık nefy red besler...
Bu savaşta onu bu zan ve zararlardan uzaklaştırmakta terbiye..O elde etmek istediklerinin Hakikatini göstererek onu o hırslı talebinden uzaklaştırıp onlardan istifadenin en kullanışlı yanında tatmin ederek..Nedenler ve niçinleri içinde cevaplarıyla hidayete mazhariyeti akabinde, hikmet, yani sual sayfasının cevaplarını önüne koyar..bu malum ilim demektir...İlim eşyanın ve hayatın mahiyetini ve kendiyle olan irtibatını tesis edip onu tasarruf içinde anlayışlı bir muhatap takdir edici tesbih ve hamd edici şuurlu bir konuma getirdiğinde..Savaşın ebedi ganimetleri o kabiliyete kalbe akla bırakılıp bütünlük içinde evrenle ve evrenin yaratılış gayesiyle bütünleşmiş bir özellik kesbeder..O yıldızlarla atomları bağlayan vahdani bağlar içinde bir ilmikte o olur...
Şimdi, bu terbiye.. bir meyille oluşan, kasd etmenin eğimine..İrade-i Külliyenin "Ol"demesi ile var edilen bir süreçtir..İnsan bu tercih ve meyillerinde Cüz-i İradesiyle sadece müreccih bir meyildir...Terbiye İnsanı ebedi rıza ve hoşnutluğa ve mülk-ü bakiye taşırken o Alemlere münasip bir gelişim ve "Fazl-ı İlahi" "İhsan-ı Rabbani" denilen bir hak edişin edepli rızalı bir duruşunu ister..Bütün hadise..Vaat ve teklif edilene Bilerek Amenna demekten İbarettir...Efendimizin buyurduğu gibi "Hadis-i bil mana"Allah malını ucuza vermez"Bu emtia alıcı sermaye zikir fikir şükürdür..Ne kadar şuurlu olunursa o kadar büyük ticaret yapılmış olur...
Arifler ve Veysal karani RA gibi zatlar..Kendi mahiyetindeki acziyeti ve nefislerine söz geçirememezliği ders vermek ve o emaneti fakrıyla Rabbisine teslim etmek için "Ente Rabbi Ve Enel Abd"Sen bizim Rabbimizsin biz senin kulunuz ..Bizi terbiye eden sensin ..Biz nefsimizin terbiyesinden aciziz diyerek..Emaneti .."İcad ve kudret cihetinde "teslim edip "ihtiyaç ve dua cihetinde zikir ve hamd tesbih ve tefekkür cihetinde" "Halife-i Arz"kanadını Sünnet-i Seniye dairesinde ihtiyara meyl etmişler..Allah CC "Kün" demiş...Her İki Alemim İftiharı olmuşlar..Selam olsun...
Evet İnsan kendine müdahale etmede haddini aşmayıp.:Şeriatin emrettiği vecihleri takva esaslarıyla niyet edip uygulamada Allah 'dan CC yardım isteyip..Amelde muvaffakiyeti havl ve kuvvetiyle yalvararak istikamete muhafaza olunmaya kendini arz etmelidir...
Vahdaniyetin büyük dairesinde..Kul idrakinin acizliğine, Rabbimiz ..O büyük Birliğinin İçinde "Ehadiyet"denilen ..Yarattığı her mahlukun üzerindeki bütün esma-i İlahiyesi ile olan tecelli bütünlüğünü O Mahlukiyet aynasında tecelli ettirerek..""Alemlere sığmam mümin Kulumun kalbine sığarım"" ifade ederek Kalp arşını Arş Arşına olan merbutiyetini ilan ederek..O büyük tecellideki şaşkınlığı en karip(yakınlığa) dairede akrebiyete(Yakından yakınlığa) çevirererek alemlerle Bir zatın birliğindeki birliktelikle kardeşliğini gösteririr...
İşte Vahdet Bir ihatadır..Alemde bir nokta karanlık bırakmaz...Ve İnsanın kalbine geldiğimizde..Ve İnsanın ruhi terbiyesine nefsi ıslahın da..O tedbir O'na aittir..İnsan sadece iyiliğe meyl edici ..Kendini Rahmet kapısına taşıyan bir niyet çekicisidir...
Kasd etmek irade de ki samimiyeti arz etmektir...Kasd ettim azm ettim muvaffak oldum demek nefsin enaniyet dolu hilesidir..Karun gibi "bana verilen ilimle kendi ilmimle yaptım "manasıyla Allah'ı tekfir etmediği ama kendi varlık şirkini İbraz ettiğinden bütün mülküyle beraber batırılmıştır...
İşte bu bu iki dairenin büyük cereyanı akılları hayrette bırakarak..Şüpheyi davet eder...İsterki Bir noktası karanlık bırakılmamış bu alemde.İrade şuurla nedenini bulsun..Ve O bulmuşluk İknasıyla tevhide teslim Olup ..İddia edilen O büyük davada Allah namına Bilerek takdir ederek yerini alsın...Bu hareketlilik bu yalın safın tanzimi içindir vesselam...
Muhabbetle.......
Kalıcı Bağlantı Yorum (0)
« Önceki :: Sonraki »

